13 Şubat 2025 Perşembe
Kimden: GİZEM HALİS KASAP & ERINCH SAHAN
Tarih : 13 Şubat 2025
Kime : Genç Hukukçu
Konu : HUKUKÇU ALT YAPISIYLA GELENEKSEL KALIPLARI AŞARAK FARK YARATMAK: Alternatif Kariyer Yolları, Sürdürülebilirlik ve Sosyal Dönüşüm Üzerine Bir Söyleşi

Yoğun programında zaman ayırarak uzmanlığını ve değerli deneyimlerini bizimle paylaşan Erinch Sahan’a içtenlikle teşekkür ederim. GHK

 

 

GHK: Erinch Bey, merhaba ve hoş geldiniz. Hukuktan, sürdürülebilirlik ve sosyal dönüşüm alanlarına evrilen bir kariyer hikayeniz; hukuk, finans, adil ticaret, donut (simit) ekonomisi gibi birçok farklı alanda çalışmalarınız var. Bize biraz kendinizden ve kariyer yolculuğunuzdan söz edebilir misiniz?

 

ES: Ben 1981 yılında Türkiye’de, Bursa’nın Mustafa Kemalpaşa ilçesinde doğdum. Altı yaşındayken ailemle birlikte Avustralya’ya göç ettik; anne ve babam işçi olarak çalışmaya başladı. Bu nedenle hayatım büyük ölçüde Avustralya’da geçti. Gençlik yıllarım, eğitim hayatım ve kariyer seçimlerim hep bu ülkede şekillendi. Bu süreçte, İngiliz hukuk sistemine sahip ülkelerde hukuk eğitimi alanların genellikle siyaset, iş dünyası ve liderlik pozisyonlarında yer aldığını gözlemledim. Bu durum, çevremde gördüğüm başarılı insanlara bakış açımı değiştirdi. Avustralya’da, özellikle Sidney’de ve Sidney Üniversitesi’nde hukuk okumuş çok sayıda insanın kariyerinde önemli yerlere geldiğini fark ettim. Bu gözlemlerim, benim de kariyer planlarımı şekillendirmemde etkili oldu.

Göçmen bir ailenin çocuğu olarak, etrafımda çok fazla okumuş ya da profesyonel anlamda başarılı insan görmüyordum. İnsan, neyi gözlemliyorsa onun üzerine bir strateji kuruyor. Ben de hukuk eğitiminin kariyer açısından farklı kapılar açtığını düşünerek hem hukuk hem de işletme okudum; çift anadal (double degree) yaptım.

Hukuk eğitimimin ardından kısa bir süre hukuk alanında çalışmayı denedim. Ancak müvekkillerimin yaptığı işler genellikle bana daha ilginç geliyordu. Örneğin, franchising modeli kuran müvekkillerim vardı ve onların geliştirdiği stratejiler benim çok daha fazla ilgimi çekiyordu. Hukukun teknik detaylarından ziyade işin stratejik yönü daha cazip gelmeye başladı. Licensing agreement vb. sözleşmeler üzerine çalışırken de benzer bir eğilim hissettim. Bu nedenle kariyer değişikliği yapmaya karar verdim ve Procter & Gamble’a geçtim ve orada daha çok pazarlama stratejileri üzerine çalışmaya başladım.

Tabii ki, büyük bir şirketin içinde çalışmanın kendine özgü avantajları ve dezavantajları vardı ve bir noktada hayatın anlamına dair sorular sormaya başladım: Ben neden bunu yapıyorum? Kariyerimde gerçekten başarmak istediğim şey nedir? Bu soruların cevabı benim için çok net değildi. Çünkü işin sonunda hedef, daha fazla satış yapmak ve örneğin daha fazla şampuan satmaktı. Bu durum beni çok da motive etmiyordu.

Böylece kariyerimde yeni bir dönüm noktasına geldim ve burada da hukuk tekrar devreye girdi. Procter & Gamble’da çalışırken yüksek lisans yapmaya karar verdim ve uluslararası hukuk alanında master yapmaya yöneldim. Belki de uluslararası hukuk üzerine yoğunlaşırsam daha anlamlı ve ilginç bir şeyler yapabilirim diye düşündüm.

O dönem 2007-2008 civarı idi ve o dönemde iklim değişikliği oldukça ciddi bir tartışma konusuydu. Özellikle Carbon Tax Adjustment meselesi gündemdeydi. Uluslararası ticaret hukukunda, GATT (Genel Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Anlaşması) kapsamında karbon vergisi sistemlerinin yasal olup olamayacağı büyük bir soru işaretiydi. Tabii şu an 2025’in başındayız ve hangi ekonomik politikalar GATT’a uyumlu ya da değil gibi sorulara cevap vermek biraz komik geliyor. Çünkü mevcut Amerikan yönetiminin politikalarına baktığımızda, bu tür konuları o kadar da detaylı ele almadıklarını görebiliyoruz. Ama neyse, o ayrı bir mesele. 

Bu konular üzerine çalışırken, Avustralya Dışişleri Bakanlığı’ndan bir teklif aldım. Uluslararası ticaret anlaşmaları veya bakanlığın farklı bir departmanında çalışma opsiyonum vardı. Aynı dönemde, Avustralya Uluslararası Yardım Ajansı’yla da tanıştım ve oradan da bir teklif geldi. Son anda kararımı değiştirdim ve Uluslararası Yardım Ajansı’na geçmeye karar verdim. Böylece kariyer yolculuğum bu şekilde devam etti. Bu süreçte, Endonezya’da Uluslararası Yardım Kuruluşu’nda çalıştım. Bu kurum, doğrudan Dışişleri Bakanlığı’na bağlıydı ama ayrı projeler yürütüyordu. Ardından Oxfam’a geçtim, sonrasında Dünya Adil Ticaret Örgütü’nde çalıştım. Şimdi ise donut ekonomisi ve Cambridge Üniversitesi’ndeki çalışmalarım ile bu yolculuğum devam ediyor.

 

GHK: Paylaştıklarınızı TedX konuşmanız ile birlikte değerlendirince, kariyerinizdeki dönüm noktalarından biri olarak Procter & Gamble’daki çalışma deneyiminizin sizi bir sorgulama sürecine götürdüğünü anlıyorum. Şu anda ise sürdürülebilirlik ve sosyal dönüşüm konularına odaklanıyorsunuz. Hukuk alanındaki birikiminiz, sürdürülebilirlik ve sosyal dönüşüm ile ilgili çalışmalarınıza nasıl bir perspektif kazandırdı?

 

ES: Bu güzel bir soru. Birincisi, uluslararası anlaşmalar bana kafa karıştırıcı gelmiyor çünkü bir hukuk öğrencisi olarak bunları inceleme fırsatı buluyorsunuz. Farklı hukuk sistemleri arasındaki farklılıkları da yine anlamaya başlıyorsunuz; örneğin, civil law ve common law sistemlerinin yasa yapma ve uygulama metodolojilerini kavrıyorsunuz. Yani, yasaların, düzenlemelerin (regulation), mevzuatın (legislation) ve genel olarak içinde bulunduğumuz sistemin altyapısını anlamanın verdiği bir özgüven oluşuyor. Bu konular üzerine konuştuğunuzda bir kredibiliteniz oluyor ve bu güven sayesinde o yolu daha rahat çizebiliyorsunuz. Benim açımdan hukuk eğitimimin bana sağladığı en büyük avantaj da bu oldu.

Teknik tarafın getirdiği avantajlar da var, ancak bunun etkisi belki %30’dur diyebilirim. Uluslararası ticaret anlaşmalarının nasıl işlediğini, yasaların nasıl yapıldığını ve farklı dönemlerde nasıl farklı etkiler doğurabileceğini anlamak önemli bir kazanım. Devlet kurumlarının rolünü, hukuk sisteminin işleyişini bilmek kesinlikle çok değerli. Ancak, bana göre bunun etkisi %30 civarında kalıyor.

Asıl %70’lik kısım, hukuki eğitimin sağladığı daha yumuşak, soyut kazanımlarda yatıyor. Yani, hukuk eğitimi size bir özgüven sağlıyor. İnsanlar sizin bu konuları anladığınızı fark ettiğinde daha dikkatli dinliyorlar. Bir tartışmaya girdiğinizde ya da bir konuşma yaptığınızda, teknik bilgiyi iyi kavradığınızı gösterebildiğiniz için sözlerinize daha fazla önem veriliyor. İşte bu etkileşimlerin toplamına baktığımızda, hukuk eğitiminin etkisinin büyük ölçüde bu tarafta olduğunu düşünüyorum.

Ancak bir noktayı da gözlemledim ve bu beni düşündürüyor. Benimle birlikte Sidney Üniversitesi’nde hukuk okuyan çok başarılı öğrenciler vardı ve bu öğrenciler, dünyanın sorunlarını çözmek isteyen, çevre ve insan hakları gibi konularla ilgilenen insanlardı. Öğrenci kulüplerimizde, tartışma gruplarımızda bu konular üzerine uzun uzun konuşurduk; insan hakları hukuku, çevre hukuku ve çeşitli yasal inisiyatifler üzerine büyük bir ilgi vardı. Bugün geriye dönüp baktığımda, o insanların %70-80’inin günlük hayatında bu konulara hiç değinmediğini görüyorum. Çünkü mezun olduktan sonra çoğunlukla corporate law alanında çalışıyorlar. Günlük işlerinin büyük bir kısmı due diligence yapmak, mergers & acquisitions yönetmek, sözleşme incelemek gibi işlerden oluşuyor.

Bunu kesinlikle küçümsemiyorum; bu işler çok önemli ve büyük bir sorumluluk gerektiriyor. Ancak şunu fark ettim: Aslında bu tür konularla ilgilenmek istemeyen pek çok insan, kariyerlerini tamamen bu çerçeveye sıkıştırmış durumda ve bir noktadan sonra “Ben hukukçuyum, bunu yapmam lazım” diyerek sanki başka bir şey yapamazmış gibi bir algıya kapılmak söz konusu olabiliyor. Bu bana, sanki bu kişilerin etraflarında görünmez bir duvar varmış gibi hissettiriyor. Bu durumu gördüğümde bazen üzülüyorum. Çünkü belki hukukçu olmanın statüsünü bir kenara bırakabilseler, özgürleşebilirler ve daha geniş bir ufuk görebilirler. Ne yazık ki, özellikle Sidney ve Londra gibi hukuk çevreleri biraz içine kapanık ve fırsatları kısıtlıyormuş gibi bir his veriyor bana. Bu da üzücü, çünkü hayatımız kısa ve büyük bir bölümünü çalışarak geçiriyoruz. Yaptığımız işin bizi nasıl motive ettiği, nasıl heyecanlandırdığı çok önemli bir soru. İşte bu yüzden, bazen insanların bu kalıpların dışına çık(a)mamasını görmek beni üzüyor.

 

GHK: Aslında benim de bununla alakalı bir sorum olacak. Hukuk, oldukça yapılandırılmış, sınırları belirli ve genellikle esnek ya da yenilikçi olarak görülmeyen bir meslek. Siz, hukukçu olarak başladığınız kariyer yolculuğunuzda, geleneksel hukuki çerçevenin dışına çıkabilmiş ve dinamik ve dönüşüme açık alanlara yönelmişsiniz. Geleneksel hukuk kariyer yolunun dışına çıkmayı düşünen genç hukukçular ile özellikle paylaşmak istediğiniz deneyimleriniz nelerdir? Özellikle bu süreçte karşılaşabilecekleri riskler ve fırsatlar açısından kendi kariyerinizden yola çıkarak neler paylaşabilirsiniz?

 

ES: Şunu söyleyebilirim: Bazen insan kimliğini mesleği üzerinden tanımlıyor. Özellikle Türkçe’de konuşurken, “Ben hukukçuyum, ben öğretmenim, ben şuyum” gibi ifadeler kullanıyoruz. Oysa aslında o iş sen değilsin. Dilimizin yarattığı bu alışkanlık, bence psikolojik bir baskı oluşturuyor ve bizi biraz kilitliyor. Çünkü net, tanımlı bir kariyer yolundan çıkıp, daha karmaşık, anlatması zor, statüsünü belirlemenin kolay olmadığı, insanların değer verip vermeyeceğini kestirmenin güç olduğu bir alana geçmek zor. Bu gerçekten duygusal cesaret gerektiriyor. Kendi adıma çok cesur olduğumu söylemiyorum çünkü ben bu yolu erken aşamada terk ettim. Belki on yıl devam ettikten sonra bunu yapamazdım ya da içimdeki o özgüveni bulamazdım. Ama yirmili yaşlardaki delikanlılık mı diyelim, bazen insanın içinde bir gerginlik, bir sorgulama süreci oluyor. “Ben bunu neden yapıyorum? Ne yapacağım?” gibi sorular kafada dönmeye başlıyor. Bazen bu sorgulamalar korkuya da dönüşebiliyor. Tabii ki hayatta finansal sorumluluklar almadan, çocuk sahibi olmadan, aile kurmadan önce belli bir özgürlük alanı da oluyor. Diğer taraftan bu dönemin finansal zorlukları da var, ama aynı zamanda karar verme açısından sunduğu bir özgürlük de var söylediğim gibi. Bu yüzden, kariyerinin “o” dönemindeysen, gerçekten alternatifleri değerlendirmek anlamlı olabilir.

Ben hukuk firmasında çalışırken partnerlerin hayatlarına bakıyordum, ne yaptıklarını, neyle ilgilendiklerini gözlemliyordum ve onların hayatını istemediğimi fark ettim. Çünkü yükseldikçe hukukun teknik tarafından uzaklaşıyor, daha çok satış ve ilişkiler üzerine çalışıyorlardı. Teknik kısmı ne kadar ilginizi çekerse çeksin, bir noktadan sonra işinizin büyük bölümü müşteri ilişkileri ve satışla ilgili hale geliyor. Bunu çok seven insanlar var ve bu işi çok iyi yapanlar da var. Onlar için ideal bir meslek, çünkü bir sürü avantajı var. Ama kendine şu soruyu sorman gerekiyor: Sen o insan mısın?

Eğer hukuku teknik nedenlerle seviyorsan, o teknik tarafı koruyabilmek için nasıl bir kariyer çizebilirsin? Eğer ne hukukun teknik tarafı ne de ilişki/satış tarafı seni motive ediyorsa, o zaman başka opsiyonlar var. Hukuk eğitimi almış olmak, bu opsiyonları değerlendirmede büyük bir avantaj sağlıyor. Hukukla kesişen birçok farklı kariyer yolu mevcut. Örneğin, uluslararası kuruluşlar, sivil toplum örgütleri, şirketlerin sürdürülebilirlik veya strateji departmanları gibi alanlar var. Birçok danışmanlık firması da hukuki bilgiye sahip profesyonelleri değerlendiriyor. Yani hukuku iyi anlamanın avantaj olduğu, ama hukukun sadece bir parçası olduğu farklı kariyer yolları da mümkün. Bunları da göz önünde bulundurmak önemli.

Son olarak, hukukun verdiği netliği de kabul etmek gerekiyor. “Ben hukukçuyum” dediğinizde, dünyanın her köşesinde bunun ne anlama geldiği anında anlaşılıyor ve bu çok büyük bir avantaj. Ancak bu avantajı elde etmek için hangi fedakarlıklara hazır olduğunu da değerlendirmek gerekiyor. Çünkü bu yolun bir maliyeti var. Tabii ki bazı insanlar için hukuk çok ideal bir meslek ve onlar için mükemmel bir yol olabilir. Ancak eğer bu meslek sizin için tam olarak ideal değilse, ama statü ve netlik ihtiyacı bilinçaltında sizi bu yola yöneltiyorsa, bunun da bir bedeli var. O bedel de zaman. Zaman, dünyadaki en değerli kaynak. Onu nasıl harcadığınız çok önemli. Kariyer yolunuzda bu kaynağı nereye yönlendirdiğinizi düşünmeniz gerekiyor. Bu denklem değer mi? Değmez mi? Bunu herkesin bireysel olarak değerlendirmesi gerekiyor.

 

GHK: Özellikle Türkiye’de gençler için alternatif kariyer yollarına yönelmek genellikle riskli görülüyor. Buna rağmen, kariyerlerinde sosyal etki yaratmak isteyen genç hukukçular da var günümüzde. Genel anlamda büyük bir kariyer değişikliği yapamayacak durumda olan genç hukukçular sözünü ettiğimiz sosyal etkiyi nasıl yaratabilirler? Örneğin, bir sivil toplum kuruluşuna dahil olmak, daha fazla pro bono çalışmalara yönelmek gibi somut adımlar önerilebilir mi? Sizin kendi deneyimleriniz, gözlemleriniz ve kültürel birikiminiz çerçevesinde, genç hukukçular için sosyal etki yaratmaya yönelik somut bir başlangıç noktası önerebilir misiniz?

 

ES: Evet, çok güzel bir nokta. Gerçekten de gerek genç bir hukukçu olarak gerekse kariyerinin herhangi bir aşamasındaki bir hukukçu olarak, farklı etki yaratan sektörlere katkı sağlama ihtimali var. Dediğin gibi, sivil toplum kuruluşları, sosyal işletmeler, pro bono çalışmalar gibi alanlarda hukuki birikim ve becerileri kullanarak destek sağlamak mümkün. Bunun yanı sıra, hukukçular kendi çalıştıkları şirketlerin içinde de daha fazla etki yaratıcı perspektifler sunabilirler; daha etik yaklaşımlar geliştirebilir ve şirket içindeki güç dengelerini etkileyebilirler. Bu, sadece dışarıdan destek olmakla değil, aynı zamanda şirket içi siyasi ve ekonomik dinamikleri anlayarak yön vermekle de ilgili. Tabii ki bu, uzun vadeli ve dikkatlice uygulanması gereken bir kariyer stratejisi gerektiriyor.

İlk adıma bakarsak, sosyal işletmelere veya sivil toplum kuruluşlarına yardımcı olmak isteyen bir hukukçu, öncelikle zaman planlaması yapmalı. Örneğin, “Zamanımın %10’unu bu tür çalışmalara ayırmak istiyorum” ya da “Cumartesi sabahları üç saatimi bu alana vereceğim” veya “Haftada bir ya da iki akşam gönüllü olarak çalışacağım” gibi bir karar alınabilir. Ancak burada önemli bir noktanın daha altını çizmek gerekiyor: Bir kuruluşa gidip “Ben yardım etmek istiyorum” dediğinizde, sizi karşılayan ekip hemen sizi nasıl en iyi değerlendireceğini bilemeyebilir. Büyük ihtimalle bilmeyecektir de. Bu yüzden, sürecin başında bir miktar belirsizlik ve uyumsuzluk yaşanması çok doğal.

Bu ilişkinin başlangıcında yaşanabilecek bu tür zorlukları tolere edebilmek kritik bir nokta. Çünkü başta bir projeye dahil olacaksınız, ancak sürecin içinde belki karşı tarafın beklentilerini tam anlamadığınızı fark edeceksiniz ya da onlar sizi yanlış anlayacak. Yani, ilk etapta bazı karmaşıklıklar yaşanması muhtemel. İşte bu gibi durumlarda önemli olan, bu süreci tolere etmek ve öğrenerek ilerlemek.

Örneğin, bir insan hakları sivil toplum kuruluşuna, bir kadın kooperatifine, düşük gelirli insanlara iyi gelirli işler yaratmaya çalışan bir sosyal işletmeye veya bir orman koruma derneğine destek vermek isteyebilirsiniz. Bu tür kuruluşların bazı hukuki hizmetlere ihtiyacı olabilir, ancak çoğu zaman düşündükleri kadar derin ve karmaşık bir hukuk bilgisine sahip birine ihtiyaçları yoktur. Genellikle, sadece basit bir sözleşmeye göz atıp değerlendirecek birine ihtiyaç duyuyorlar. Bu tür küçük ama önemli katkılar bile onlar için büyük bir moral ve güven kaynağı olabiliyor.

Hatta bazen yardımınız, doğrudan hukukla ilgili bile olmayabilir. İlk etapta tamamen farklı bir noktadan başlarsınız, ancak ilişki devam ettikçe, karşılıklı olarak birbirinizi tanıdıkça, sizin verebileceğiniz desteği ve onların değerlendirebileceği katkıları daha iyi anlamaya başlarsınız. Böylece zaman içinde daha sağlıklı ve verimli bir dinamik oluşabilir. O yüzden, bu sürecin zamanla gelişeceğini kabul etmek ve bu sürecin içinde bulunarak kendini adapte etmek bence son derece önemli.

Bir gözlemimi daha paylaşayım: Yardım etmek istediklerini söylüyorlar. Tamam, burada yardımcı olabilir misin diye soruyorsun, ardından 10 tane teknik soru geliyor ve bu sorulara yanlış yanıt verildiğinde kişi biraz geriliyor, geri çekiliyor ve ilişki bozuluyor. Sonrasında ise biri çıkıp “Daha fazla etki yaratmak için pro bono ya da başka yollarla yardım etmeyi düşündün mü?” diye soruyor. Ancak kişi, “Denedim iki-üç kere ama olmadı, beni değerlendirmediler, yapamadım” diyerek o kapıyı tamamen kapatıyor. İşte o kapıyı kapatmamak için biraz zorlamak gerekiyor. Belki kendimi tekrarlıyorum ama bunun gerçekten çok önemli bir konu olduğunu düşünüyorum.

 

GHK: Evet, gerçekten çok değerli bir gözlem. Kariyeriniz birçok başarıyla dolu, ancak özellikle Oxfam’daki deneyiminiz üzerine konuşmak istiyorum. Yaklaşık 7 yıl boyunca bu kurumda çalıştınız. Bu süreç, sizin liderlik tarzınızı ve dünyaya bakış açınızı nasıl etkiledi?

 

ES: Oxfam’da çalışmam neticesinde iki çok önemli öğrenimim oldu. Birincisi, güç dengelerinin ne kadar önemli olduğunu anlamaktı. Her ilişkinin içinde bir güç dengesi var; yardım veren ile yardım alan arasında, bir tedarik zincirinde, şirketler arasındaki ilişkilerde, işçi ve işveren arasında, halk ve şirket arasında ya da şirket ve devlet arasında, bazen karmaşık bir şekilde iki taraflı çekişen güç dengeleri mevcut. Aynı şekilde, yatırımcı ve şirket arasındaki ilişkilerde de bu dengeyi görebiliyoruz. Bu güç dengeleri göz önüne alınmadığında ya da yeterince dengelen(e)mediğinde – burada tam bir eşitlikten bahsetmiyorum ama aşırı dengesizlik olduğunda – yanlışlıkla zararlar doğabiliyor. Çünkü gücü elinde bulundurmayan taraf, her şeyi sorgusuz kabul etmek zorunda kalabiliyor, gerçeği tam olarak ifade edemiyor, gerçek ihtiyaçlarını ya da sorunlarını dile getiremiyor. Bu dengesizlikler zamanla gereksiz ve büyük sorunlara yol açabiliyor. Bu yüzden güç dengelerini anlamak ve bunları somut bir şekilde masaya yatırabilmek benim için çok önemli bir bakış açısı haline geldi.

İkinci öğrenimim ise, yaptığım işin önemli olduğu kadar, kiminle yaptığımın daha da önemli olduğuydu. Oxfam’a geçtiğimde fark ettim ki, benim değerlerimi paylaşan insanlarla çalışmak yalnızca dünya görüşü açısından değil, iş yapış biçimi açısından da çok büyük bir fark yaratıyor. İnsanların birbirleriyle nasıl ilişki kurduğunu, iş hayatındaki etik anlayışlarını, iş birliği ve fedakârlık yapabilme kapasitelerini gözlemleme fırsatım oldu. Hepimiz bencil ve sadece kendi çıkarlarını koruyan bireyler değiliz; iş birliği yapan, fedakârlık yapabilen, uzun vadeli ilişkiler kurabilen insanlarız. Rekabetçi yönümüz de var, ama aynı zamanda derin ve anlamlı ilişkiler kurabilme potansiyeline de sahibiz. İşte bu yönü baskın olan insanlarla birlikte çalışmanın ne kadar önemli olduğunu anladım.

Belli bir yaştan sonra daha yüksek pozisyonlara çeşitli teklifler aldım. Ancak bazen, çevremde çalışacağım insanların değerlerinden, işe yaklaşımlarından ya da güven yaratabilme yeteneklerinden emin olamadım ve bu yüzden bazı teklifleri geri çevirdim. Hâlâ da geri çevirmeye devam ederim, çünkü kiminle çalıştığım, ne yaptığım kadar, hatta ondan daha önemli.

 

GHK: Malum, hukukun çevresel ve sosyal sorumluluklara yaklaşımı genellikle daha düzenleyici bir çerçevede ele alınıyor. Örneğin, hukuk bir fabrikaya “Şu kadar miktarda atık suyu nehre boşaltabilirsin” diyor, ancak daha radikal ya da yenilikçi sürdürülebilir çözümler için teşvik sağlamıyor ya da yol göstermiyor. Bu anlamda, hukukçuların sürdürülebilir bir ekonomiye geçişi teşvik etmesi için nasıl bir rol üstlenmesi gerekiyor? Hukuk bağlamında bu dönüşümü desteklemek adına ne gibi reformlar yapılmalı?

 

ES: Yani yasalar açısından diyorsunuz. Tabii ki, bu işin yasal tarafı çok kritik çünkü yasalar, dediğiniz gibi, eğer inisiyatifleri teşvik etmiyorsa ve daha da kötüsü, dünyaya, doğaya ve insanlara zarar veren şirketlere avantaj sağlıyorsa, ciddi bir sorun ortaya çıkıyor. Örneğin, bu şirketlerin çevreye atık bırakmaları ya da karbon salınımı yapmaları ücretsiz olduğunda, bu sadece günümüzde herkesi olumsuz etkilemekle kalmıyor, geleceği de çok daha olumsuz etkiliyor. Peki, bu maliyeti kim ödüyor? Şirketler ödemiyor. Bu yüzden, ödememenin bir avantajı var; çevreye zarar vermek daha ucuz, daha kolay, ayrıca bunun için yeni teknolojiler geliştirmek ya da sürdürülebilir çözümler üretmek zorunda kalmıyorlar. İşte bu dengesizliği gidermek gerekiyor. İngilizce’de leveling the playing field dediğimiz, yani oyun sahasını eşitlemek diyebileceğimiz bir yaklaşıma ihtiyaç var. Bu dengeyi sağlayabilmek çok kritik.

Aynı zamanda, şunu da özellikle vurgulamak isterim: Yasalar oluşturulurken bazen beklenmedik şekillerde işleyebiliyorlar. Bu yüzden, sadece yasalarla değil, kültür ve davranış değişimleriyle de bu sürecin el ele gitmesi gerekiyor. Yasaların kendi içinde, uygulamalarının etkilerini sorgulayabilen bir mekanizması olmalı ki, ortaya çıkan beklenmedik sonuçları tespit edip gerekli düzenlemeleri yapabilelim. Bu çok önemli bir bakış açısı, çünkü bazen özel şirketlerin yasaları oyunlarla aşmak için geliştirdiği stratejileri görüyorum.

Ayrıca, devletler arasında rekabet yaratan dinamikler de var. Örneğin, bir ülke yeni bir yasal düzenleme getirdiğinde, bazı şirketler “O zaman bu ülkeye yatırım yapmam, başka bir yere geçerim” diyebiliyor. Böylece, ülkeler birbirleriyle yarışa girerek, en düşük standartları ya da en gevşek düzenlemeleri sunan yerleri ödüllendiren bir uluslararası ticaret ve finans yapısı oluşuyor. İşte bu race to the bottom dediğimiz dinamiği tersine çevirmek gerekiyor. Tüm bunları göz önünde bulundurarak yasaların gelişimine katkıda bulunmanın çok önemli olduğunu düşünüyorum.

 

GHK: Genç hukukçuların ufkunu açacağını düşündüğümüz son derece değerli bir paylaşımlarda bulundunuz. Size tekrar çok teşekkür ediyorum.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir