14 Temmuz 2020 Salı

Hukuk fakültesi öğrencilerinin en çok şikayet ettiği şeylerin başında derslerin zorluğu geliyor. Bu serzenişin çoğu defa haklı sebepleri var. Çünkü hukukçular mesleğin tabiatı gereği hem var olan/mevzu olan bilgi yığınına hakim olmak, hem de bu bilgi yığını ile gerçeklik verileri arasında sağlıklı/mantıksal bağlantılar kurmak zorunda. Üstüne üstlük hukukçu sadece kendi önündeki problemleri değil, dünyadaki problemleri de takip etmek durumunda. Peki acaba bu ikilem tarih boyu hep sürmüş müydü? Fakülte yaşamı geçmişte bizimkine ne kadar benziyordu? Öğrenciler bugün bizlerin yaşadığı problemleri yaşıyorlar mıydı?

Kimden: SÜHEYL KARAKAYA
Tarih : 14 Temmuz 2020
Kime : Genç Hukukçu
Konu : MEKTEB-İ HUKUK GÜNLERİM KİTABI ve DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Hukuk fakültesi öğrencilerinin en çok şikayet ettiği şeylerin başında derslerin zorluğu geliyor. Bu serzenişin çoğu defa haklı sebepleri var. Çünkü hukukçular mesleğin tabiatı gereği hem var olan/mevzu olan bilgi yığınına hakim olmak, hem de bu bilgi yığını ile gerçeklik verileri arasında sağlıklı/mantıksal bağlantılar kurmak zorunda. Üstüne üstlük hukukçu sadece kendi önündeki problemleri değil, dünyadaki problemleri de takip etmek durumunda. Peki acaba bu ikilem tarih boyu hep sürmüş müydü? Fakülte yaşamı geçmişte bizimkine ne kadar benziyordu? Öğrenciler bugün bizlerin yaşadığı problemleri yaşıyorlar mıydı?

Bu sorulara cevaplar arayabileceğimiz bir hatırat yayınlanmış bulunuyor. 1888 yılında bugünkü İstanbul Hukuk Fakültesi’nden mezun olan Mehmed Nazif’in Ali Adem Yörük tarafından hazırlanan hatıratı genç hukukçulara ilham verecek türden.

Fakülteye Girişte Türkçe Yazma Becerisi

1885 yılında Fakülteye giren Mehmed Nazif’in giriş sınavı hakkında verdiği bilgilere göre; öğrencilerden Arapça ve Fransızca tercüme yapmaları, coğrafya, mantık, tarih gibi alanlardaki soruları cevaplamaları ve Türkçe bir kompozisyon yazmaları bekleniyor. Kompozisyon sorusunun “insan-ı kâmil kimdir?” sorusu olması da dikkati çeken diğer bir unsur. Sınavlara girdiğinde yaklaşık 22-23 yaşında olan Mehmed Nazif Bey’in bu soruyu cevaplayabilecek ve hukuk fakültesinin yüklediği sorumluluğu kaldıracak olgunlukta olduğunu hatırat boyunca anlıyoruz.

Derslerin Çeşitliliği

Giriş sınavlarının yanında o tarihte görülen derslerin çeşitliliği de bugünden farklı gözükmektedir. Sonradan daha teknik hukuk ağırlıklı olsa da o dönemde fakültede edebiyat, belagat, hitabet gibi dersler veriliyor, öğrencilerin mahkemelere hazırlanması için sınıf önünde nutuk irat etmeleri bekleniyordu. Özellikle Fransızca’ya da iyi derecede hakim olmaları beklenen öğrencilerin her yönden kişiliğini geliştirmiş bireyler olması hedeflendiği söylenebilir.

Devrin En Seçkin Hukukçularının Hocalığı

Nitekim gelişmiş bir birey olma hususunda öğrencilerin örnek alabileceği büyük hukukçular fakültede ders vermekteydi. Devrin bir “politeknik” i olan Münif Paşa verdiği Hikmet-i Hukuk dersi ile o tarihte modern anlamda ilk hukuk felsefesi kitabımızı yazmıştır. Birden çok dile iyi derecede hakim olan Münif Paşa’nın eser verdiği alanlar ekonomi politikten felsefe tarihine kadar büyük bir alanı kapsamaktadır. Münif Paşa o devirde Avrupa’da çalışmalarını sürdüren Brockelmann gibi büyük şarkiyatçılara da eserlerini yazmaları hususunda destek olmuştur. Mecelle heyetinin seçkin hukukçuları olan Küçük Haydar Efendi gibi hukukçuların yanında, yaklaşık 100 sene sonra kitabı yine büyük bir hukukçu İsmet Sungurbey tarafından tekrar yayına hazırlanan, vakıflar hukukunun duayen ismi Ömer Hilmi Efendi de ders verenler arasındaydı. Bu büyük hukukçulardan ders almış yetkin öğrencilerin yeni hukuka geçişimizde karşılaştığımız problemleri en kısa sürede aşması dolayısıyla şaşılacak bir hadise olmamaktadır.

Hikmetin Yeri Yurdu Olmaz

O dönemde fakültede dil eğitimine verilen önem dikkat çekicidir. Hukukun yerelliğinin oluşturduğu illüzyona o gün dahi temkinle yaklaşıldığını görüyoruz. Bugün de hukukun yerelliği bahane edilerek hukukçuların yabancı dil öğrenim ihtiyacının hafife alındığını gözlemleyebiliyoruz. Oysa hukuk bugün, dün olduğundan çok daha fazla dünyayla entegre durumda. Ne kapalı bir cam fanusta kendi hukukumuza odaklanmak, ne de körü körüne dünyadaki gelişmeleri kopyalamak çözüm değil. Yalnızca dünyayı takip edebilmek için değil önlerine de geçebilmek için bir kaç yabancı dili çok iyi bilmek zorundayız. Sistemlere nüfuz etmeden yarım yamalak bilinen dillerle sistemimize çözümler değil, ancak yabancı hukuk sistemlerinin sorunlarını ithal ederiz. Hukukumuzu insanlık tarihinin bir parçası olarak ele alıp, diğer ülkelerin yaşadığı problemleri henüz ülkemiz yaşamadan önlem almak, yahut onlara da çıkış yolu sunmak ancak dünyayı çok iyi takip edebilmemiz durumunda gerçekleşecektir. Meseleyi Münif Paşa Hikmet-i Hukuk kitabında veciz bir şekilde özetlemiştir: “Hikmetin memleketi ve yeri ve yurdu olmaz; hikmet her yerde hikmettir.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir